26 Kasım 2007 Pazartesi

OGUL
Insanlar vardir, safak vaktinda dogar, aksam ezaninda ölürler.
Avun oglum avun..Güclüsün, kuvvetlisin, akillisin, kelamlisin.
Ama;Bunlari nerede, nasil kullanacagini bilmezsen Sabah rüzgarinda savrulur gidersin.
Öfken ve nefsin birolup aklini yener, Daima sabirli, sebtli, iradene sahip olasin.
Dünya senin gözlerinin gördügü gibi büyük degildir.
Bütün fethedilmemis gizemler, bilinmeyenler, görülmeyenler,
Ancak senin fazilet ve erdemlerinle gün isigina cikacaktir
Ananı, atani say, bereket büyüklerle beraberdir.
Bu dünyada inancini kaybedersen yesilken corak olur , cöllere dönersin
Acik sözlü ol.
Her sözü üstüne alma.
Gördün söyleme bildin bilme.
Sevildigin yere sik gidip gelme, Kalkar muhabbetin itibarin olmaz
Üc kisiye aci:
Cahiller arasindaki alime.
Zenginken fakir düsene.
Hatirli iken itibarini kaybedene.
Unutma ki," Yüksekte yer tutanlarAsagidakiler kadar, emniyette degildir.
"Hakli oldugunda mücadeleden korkma
Bilsen ki,"Atin iyisine doru, yigidin iyisine deli." derler.
Bundan sonra öfke bize, UYSALLIK SANA.
Güceniklik bize, GÖNÜL ALMAK SANA.
Suclamak bize, KATLANMAK SANA.
Acizlik bize, yanilgi bize, HOSGÖRMEK SANA.
Gecimsizlik, catismalar. Uyumsuzluk, anlasmazliklar bize, ADALET SANA.
Kötü göz, şom agiz, haksiz yorum bize, BAGISLAMAK SANA.
Ey Ogul, bölmek bize, BÜTÜNLEMEK SANA.
Üsengeclik bize, UYARMAK, GAYRETLENDIRMEK,SEKINLENDIRMEK SANA.
Ey Ogul,Sabretmesini bil, vaktinden önce cicek acmaz.
Sunu da unutma, insan yasat ki, DEVLET YASASIN.
Ey Ogul, isin agir, isin cetin, gücün kila bagli.
ALLAH YARDIMCIN OLSUN
(Seyh Edebali)

23 Kasım 2007 Cuma

DENİZ GEZMİŞİN SON MEKTUBU

Baba, Mektup elinize geçmiş olduğu zaman, aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben, ne kadar üzülmeyin desem, yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat, bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölürler… Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben, erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki, benden önce giden arkadaşlarım, hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de etmeyeceğimden şüphen olmasın. Oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir. Bu yola bilerek girdi. Sonunda da bu olacağını biliyordu. Seninle düşüncelerimiz ayrı ama, beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, (… anlayacağını inanıyorum. Cenaze için, avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara´da 1969´da ölen arkadaşım Taylan Özgür´ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul´a götürmeye kalkma. Annemi teselli etmek sana düşüyor. Kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir. Son anda, yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir seni, annemi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım… Oğlun Deniz Gezmiş 6 Mayıs 1972, Merkez Cezaevi

15 Kasım 2007 Perşembe

Bu Kadar Sevebilir misiniz

Bu Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez.... Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerindençıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra... Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz,bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için yada tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... "Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adam: "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep... Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak...." Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki olaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman a pahalı armağanlarla karşılaşırdı.. Aldığı hediyenin ne olduğu nemli değildi zaten.... ayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç hayır diyebilir miyim?" diye yanıt verdi adam. "Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık...." Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..." Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği... Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor.İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya....""Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı....Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı.. Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın... Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle... İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu. Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor" dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: "Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..." Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu... Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı: "Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım...."

1 Kasım 2007 Perşembe

SAKIN OLA EŞLERİMİZİN HAKLARINI YEMEYELİM.......................

SAKIN OLA EŞLERİMİZİN HAKLARINI YEMEYELİM....................... * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * Akşam annemle babam televizyon seyrediyorlardı. Annem, "Geç oldu", "zaten yorgunum, ben yatıyorum." dedi. Annem kalktı, mutfağa gitti. Çerez-meyve tabaklarını çalkaladı kaldırdı. Sabaha hazır olsun diye çaydanlığı doldurdu, demliğe çay koydu. Şekerliğe baktı, dibinde az kalmış, üstüne ekledi.Kahvaltı için buzluktan ekmek çıkardı, akşam yemeği için çözülsün diye de eti aşağıya koydu. Kahvaltı masasını hazırlamak için masanın üstündekileri topladı. Telefonu şarja koydu, telefon defterini kapatıp yerine koydu. Sonra çamaşır makinesinden ıslak çamaşırları çıkarıp astı ve makineyi tekrar doldurdu. Banyodaki çöp sepetini boşalttı.
Islak bir havluyu kurusun diye duş perdesinin borusuna astı. Bir gömlek ütüledi, kopuk düğmesini dikti. Çiçekleri suladı. Esneyerek gerindi ve yatak odasının yolunu tuttu. Çalışma masasının yanından geçerken durdu, öğretmene tezkere yazdı, okul gezisi için para sayıp ayırdı, eğildi, sandalyenin altına girmiş ders kitabını aldı, masanın üstüne koydu. Kek tarifleri defterini çıkardı, arkadaşına söz verdiği tarifi bir kağıda yazdı, çantasına koydu. Bakkaldan alınacakları not etti, notu da Çantasına koydu. Sonra gitti, 3'ü 1 arada temizleme losyonuyla yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladı. Gece kremini ve kırışık önleyici nemlendiricisini sürdü. Tırnaklarına baktı, törpüledi. İçeriden "sen yatmaya gitmemiş miydin" diye seslenen babama "şimdi gidiyorum" deyip köpeğin su kabını doldurdu. Kapıları pencereleri kontrol etti, holdeki lambayı yaktı. Kardeşimin odasına gitti, oğlan uyumuş, lambasını söndürdü, bilgisayarını kapattı, gömleğini astı, yerdeki kirli çorapları toplayıp sepete attı. Bana geldi, "haydi yat artık, biraz da yarın çalışırsın," dedi. Kendi odasına gitti, saati kurdu, ertesi gün giyeceklerini hazırladı. 6 maddelik acil işler listesine 3 madde daha ekledi. Kendi kendine iyi geceler diledi, hayallerinin gerçekleştiğini gözünün önüne getirdi. İşte o sırada babam televizyonu kapattı, ortaya öylece bir "ben yatıyorum" dedi ve gitti yattı. Sizce bu işte bir gariplik yok mu? Kadınların neden daha uzun yaşadığını merak etmiyor musunuz? ÇÜNKÜ BİZİM YAPIMIZ UZUN ÇEKİŞLİ (ve işimizi bitirmeden öyle çabuk çabuk ölemeyiz)! Bu yazıyı tanıdığınız olağanüstü kadınlara gönderin. Emin olun, hepsi bayılacaktır. SONRA DA ARTIK YATIN!...

31 Ekim 2007 Çarşamba

SÖMÜRÜ DE, AFRIKA'DAN SONRA ASYA..!

Yıllar sonra, gözlerimizi açtıçımızda bizim elimizde incilimiz vardı. Onların ise, bereketli toprakları.

1987 yilinda, Fransa'nin Le Havre limanindan gemiye buğday yüklendi. Senegal, Fildişi Sahilleri ve Gana'ya gitmek üzere yola çıktık. Burada çok önemli bir konuya değinmek isterim. Saydığım bu ülkelerde buğday yetişmiyor muydu? Evet, yetişiyordu..;Çok eski zamanlarda zengin ve verimli olan bu topraklarda iklim şartlari çok uygun ve elverişliydi. Neden mi, artik yetişmiyor? Söyliyeyim, " Çünkü; Ingiliz, Fransiz ve A.B.D. sömürgesi olan bu topraklarda, Çiftçilik yapmak tamamen olanaksiz hale gelmiştir. Neden mi? Bizim de şu an ayni sorunla karşiya olduğumuz suni tohumculuk uygulamasi yapilmiş. Kendi öz tohumculuğu yokederek, ithal tohum kullanilmasi sağlanmiş ve yavaş yavaş tamamen dişariya bağimli hale getirilmiş. Malumunuz, biliyorsunuz tabiki..;Ithal tohumlar, ürün hasatindan sonra asla ekilince ikinci kez ürün vermiyor. Senegal'in Dakar şehri limanina yanaştik. Senegal halkinin ne kadar yoksul ve sefalet içinde yaşadiklarini gördüm. Suç oranlarinin ne kadar yüksek olduğunu öğrendim. Senegal, Fransizlarin sömürgesi idi. Senegalliler, sömürgecilerin yer alti ve yerüstü zenginliklerini tükettiğini ve kadin, çocuk, genç erkek ve kizlari zorla toplayip, köle ticareti yaptiklarini söylediler. Kölelerin, benim de gördüğüm yakin bir adaya taşindiğini ve gemilerle götürüldüklerini anlattilar. Götürülüş sirasinda direnenler, yolda hastalananlar, güçsüz düşenler, gemide yiyecek ve su bittiğinde ise, hamile ve bebeği olanlarin diri diri denize atildiğini, işkence ettiklerini anlattilar. Fildişi Sahilleri'nde, Abidjan şehrinde anlatilanlar, farkli değildi. Yaşayan onlardi ve öğrendiklerimiz filmlerde gördüğümüzden daha beterdi. Son liman Bati Afrika ülkesi Gana'nin Takoradi adinda küçük bir kasaba idi. Gana, Ingiliz sömürgesi idi. Kendi renginden başka bir renkde insan gördükleri zaman kaçacak delik arar haldelerdi, nasil korkutulduysa..;

Takoradi'de Lusi adinda bir bayanla arkadaşlik ettim. Içler acisi durumlari, dayanilmaz derecede idi. O'nu gemiye davet ettim. Mümkün olmadi gemide O'nu konuk etmek. Niye mi? Ingiliz görevli izin vermedi. Limanlarda, gemi adamlarinin eğleştiği klüpler vardir. Oraya almak, sohbet etmek istedim. Nafile, çabalarim sonuç vermiyor. Çok rica edince, sadece 15 dakikaliğina klübe girebileceğini söyledi, Ingiliz. Sik sik da uyardi, gitmesi için..;Ben ve arkadaşim Lusi kasabayi dolaşmaya çiktik. Halkin arasinda gezdik. Lusi, çok etkilendi ve üzüldü. Saatlerce dolaştik ve konuştuk. Tabiki, sömürgecilerdi konumuz. Bize, yamyam olarak tanitilan bu insanlarin, hiç de öyle olmadiğini anladim. Kendi soykirimlarini örtbas etmek için ve neler yaptiklarini anlamamamiz için, onlari öyle tanittilar. Lusi, hristiyandi ve sömürgecilerin dikte ettiği kültürü yaşamaya çalişiyordu, memnun değildi. Limana geldiğinde, kendi öz örfüne uygun kiyafetiyle geldi. Bana soruyordu, "Siz Türkler, insanlarda renk ayrimi yapar misiniz?" Ben de, "Hayir, asla yapmayiz..;Ezilmişlerin, her zaman yaninda oluruz" dedim. Vahşetin dikalasi yapilan bu topraklarda yaşayan özbeöz halki özgür ve bağimsiz değildi. Burada bize çikan ders, ne oluyor? Umarim, anlaşilmayacak bir şey yok.

Kenya Devlet Başkani Kenyata'nin sözleri akla geliyor. Yer; Birleşmiş Milletler..;Kenya'nin Birleşmiş Milletler tarafindan taninip taninmayacaği tartişiliyor ve oylaniyor. Ve..;Nihayet Kenya Devlet olarak taniniyor. Kurucu, Devlet Başkani Kenyata teşekkür konuşmasi yapiyor. Birleşmiş Milletler Üyesi Ülkelere..;"Misyonerler geldiklerinde bizim bereketli topraklarimiz vardi..;Onlarin ise, Incilleri vardi. Bize, gözlerimizi kapatip dua etmeyi öğrettiler. Yillar sonra, gözlerimizi açtiğimizda bizim elimizde incilimiz vardi. Onlarin ise, bereketli topraklari vardi". Vatanimizin içinde bulunduğu vahim durumu anlatmaya, geçtiğimiz çok hassas dönemleri ve suni gündem yaratmakta usta olan hainlerin, saniye farki ile gündem değiştirerek, oturup tartişmamizi ve bölünmemizi seyrederek kis kis gülüyorlar. Birlik ve beraberlik zamani geldi de geçiyor..;Çok geç olmadan bir araya gelinmeli..; Sömürgecilerin üç emeli var. Ilk 1000. yil Bati , 2000. yil Afrika ve 3000.yil da Asya misyoner faaliyetleri ile sömürgeleştirilecek. A.B.D. ve AB ekonomik yönden berbat durumdalar, ülkelerinin büyük bölümleri sular altinda kalacağindan, coğrafi bakimdan ve zenginlik bakimindan en uygun Asya olduğu için, sabirsizlaniyorlar ve biran evvel işgal etmek istiyorlar. Sömürgeciler, açliğa ve sefalete asla dayanamazlar. Bize biçilen yönetim biçimi ise, şeriat sistemidir. Dinlerarasi diyolog, medeniyetler buluşmasi safsatalari ile götürülmek istenen hedef Asya ülkelerinin küçük küçük parçalara ayirilarak, daha kolay yönetmek istemeleridir. Dünya haritasini dikkatle incelersek, sömürdükleri yerlerin parça parça olduğunu görürüz. Türkler, din üzerinden siyaset yapilarak irticayi hortlatip şeriat düzenine doğru sürüklenmekte..;Türkiye'yi ve Türkler'i sömürgecilere teslim etmek istemekteler. Fakat, oyunlari bozulacak..; Türkülerimiz, anli şanli kahramanlik türküleri, kültürümüzü ve tarihimizi yaşatan türküler...Önce, aci ve buruk başlar sonuna doğru sevinç ve coşku verir. Umut vardir hepsinde...Ben, Türk'ü Türkülerde dinlerim...Bilirim, her devirde nice destanlar yazdik, tarihte...Yine, yazacağiz..."Tarih, tekrardan ibarettir". Saygilarimla.

İnci Sökel

30 Ekim 2007 Salı

GENÇLİĞE HİTABE



Ey Türk gençliği ! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!


Gazi Mustafa Kemâl ATATÜRK

20 Ekim 1927

radio